Ah Koleos Ah!
Her zamanki gibi gecenin karanlığında huzurla yürümeye başladı.
Geceyi ve dinginliğini sevdiğinden midir, insanların bu saatlerde daha bir rahat - ya da yorgun? - göründüğünden midir bilinmez tam olarak; ama yine de bu saatlerde kendisi de günün ağırlığıyla yürürken daha bir insan hisseder kendini. Daha bir hisseder yaşamı.
Hepimiz umutsuzca yaşadığımızı hissetmek istiyoruz, başka bir şey değil. Yaşadığımızı hissedebilmek için bir şeyler yapıyoruz. Bir şeyler yapabilmek için de para, onun içinde çalışmak. Lakin sorun şu ki, çalışınca yaşamaya ancak arta kalan zamanda vakit kalıyor. Gerçekten istediklerimizi devamlı erteliyor, bir süre sonra da artık ya içimizde öldürmüş oluyoruz, veya artık anlamı kalmıyor.
O zaman neden çalışıyoruz?
Çalışmayalım der bu aşamada onun bu fikirlerini açacağı birçok kişi. Oysa onların hiç birisine ihtiyacı yoktur Koleos'un. Kolundan boynuna alev dövmesi yaptıran birisi başkalarının fikirlerine ne kadar değer verir ki gerçekten? Gerçekten? Koleos çalışmaya çok saygı duyar hal o ki; hâlbuki. Hal şu ki Koleos çalışmayı bir şeyleri gerçekleştirmek bir şeyleri kazanma aracı olarak görmeyi aşağılanma sayar. Ona göre insan, çalışmasıyla anlam bulur. Zira, hiç dikkat ettiniz mi bilmem, çalışan insanlar parlarlar. Olduklarından daha iyi birileri olurlar çalışırlarken, terlerler ya da düşünürlerken. Kendisini işe vermişken daha anlamlı, daha bir bütün olur insan evrenle, hayatla.
Sadece kendisi gibi görünse de çalışırken ona bu güzelliği veren, hayatla o anda, işi vasıtasıyla kurulmuş olan bağlantısıdır. Onu daha büyük, daha tamam, daha güzel gösteren işte bu kendisini oluşturup varlıktan ayıran benliğin dünyanın kalanıyla bütünleşmesidir. Yani bütün mesele kendi olabilmek için önce var olan her şeyden ayrılıp özünü bulabilmek, sonra da onu dünyanın kabul edebileceği kadar demleyip - işleyip tekrar bir ucundan bir köşesinden cihana eklemleyebilmektir. Hem içinde hem de dışında olabilmek çemberin. Var olmak ama kendi olarak var olmak.
Kafasında bu kadar düşünce peşi sıra filizlenir ve akarken ve bu akış hareketliliği içinde değişmezliğin altın oranını anlatırken ona; fark etti ki yürüyor ama bir yandan da ayaklarına bakıyordu. Sanki ayakları ile beraber ilerliyor, akıyor, akışkan hale geliyordu fikirler. Sanki, sanki bıraksa yürümeyi fikirleri de duracaktı zınk diye, apansız.
Ürktü birden. Sanki çok sevdiği tüm bu fikir jimnastiğini gerçekleştiren de, devindiren de kendisi değil ayaklarıymış gibi geldi Koleos'a. Hatta daha da kötüsü, ayakları da değil; ayakkabıları...
Gülümseyerek o tatlı son nefesini tattı sigarasının. Ayakkabılarına bir kez daha baktı. En sevdiklerinden bir çiftti. Pabuçlarını, hep severek alırdı. Sevmediği ayakkabıyı ise giymezdi.
Kendi boyar, cilalardı. Hazır boyaları sevmezdi mesela. Olmazdı öyle şey canım. O kadar kolay boyamak mı olurmuş? Hadi canım sen de! Alacaksın bir güzel sileceksin bezle önce! Sonra fırçalayacaksın tekrar; sonracığıma boyayı ince ince, yedire yedire, çemberler çizerek, doyuracaksın deriyi. Ayakkabılarım güzel görünsün diye değil, deri beslensin kendini bulsun diye yaptın mı kendiliğinden güzel görünür pabuçların zaten... Cila dediğin ise onurlandırmak içindir deriyi.
İşte çalışmak ta böyle olmalıdır. Ayaklarım güzel görünsün diye değil, malzemenin aslı için boyandı mı ayakkabılar; anlam ve zanaat çıkar ortaya. Akıl ve el malzemenin hası için didindi mi, sonuç zaten pırıl pırıl olur cancağızım! Para için çalıştın mı da böyle olaman zati. El yüz kara olur, ayakkabı çıkar ama sen batarsın. Bunu da böyle belle. Hem de iyice belle ki yüzünün karası kalıcı olmasın.
Gülümseyerek selam verdiği ayakkabı boyacısının önünden geçerken aralarında bu paragraflarda geçen sohbeti hatırladı. Bu sohbet olmuş muydu, yoksa konuşsalar mı böyle olurdu? İnsan sonucunu bildiği bir şeyi yapmazsa, yapmamış sayılabilir miydi? Sayılamazsa o zaman: "kendi hatalarımı yaparak büyüyeceğim" diyenlere ne denecekti?
...
Koleos of Koleos! Hep böyle edersin yahu! Nereden gelirsin buralara hep unuturum muhabbetin sonunda böyle. Seninle sohbet etmek, yolculuğa çıkmak gibi. Lakin az zamanda pek uzun yol alınır da bir bakmış ki yola çıktığımız yeri göremez olmuşuz; işte öyle bulurum kendimi her seferinde. Nereden de geldik buraya derim, tıpkı şimdi dediğim gibi. Ayakkabı boyası iyiydi de, öncesi buğulu cam gibi kaldı. Neydi o? Teni bedenden ayıran? Yok yok, ten bedenle aynı şey zaten! Bir de böyle çekip gider, adamı kafasında bir sürü soru ile bırakıp allak bullak. Ulan ecinni gibi adamsın be!
Sen gidiyorsun da soruların kalıyor baki...
...
Yıllar öncesinden bir mektup
Yavaşça kalkan kedi yerinden, sanki değişen bir şey yokmuşçasına usulcacık, kuşun arkasından seyirtti. Rüzgâr birazdan bitecek bir hayatın korkak habercisi gibi kısacık ve etkisiz esti. Fakat ters yönden esebildi ancak rüzgâr. Kedinin kokusu gideceğine kuşa, rüzgâr maskeledi kediyi. Böylelikle kuşun hiçbir şansı kalmadı. Kader kesinleşti. Kedi duygusuzca, zaten avcının duygusu var mıdır, oluşundan gelen kabiliyetle duracağı yere geçti, atladı.
Koleos'ta kimsenin fark etmediği bu ölüm gibi silik bir şekilde söylendi: "zaten gerçek maceraların asıl efendisi her zaman ölüm değil midir?".
İşte böyledir hayat, tıpkı rüzgarın ettiği gibi; yardım etmeye çalışıldığında işleri kaçınılmaz şekilde mahvetmeder ve avcının ekmeğine yağ sürmek şeklinde sonuçlanır iyi niyetli bir çok eylem. Oysa doğa bir kez avantajlı olanı seçmiştir. O noktadan itibaren avantajlı olan avcı olduğu için artık, her değişim yine avcının işine yarayacaktır...
Bu sahneyi seyrederken, uzun zamandır aklında dolanıp duran düşünce tekrar düştü aklına. Yalnızlıktan memnun mu idi, yoksa rahatsız mı? Karar vermek zordu çünkü o radde uzun zamandır vardı ki bu yalnız olma durumu, artık kendisinin bir parçası mıydı, olması gereken, doğal olan mıydı; yoksa bir yerlerde bir şeyler mi ters gitmişti ve düzeltilmeliydi?
Kedi bir kenarda sakin sakin avcı olmanın keyfini sürerken kuşun kasları beyin artık var olmadığı için kontrolsüzce titriyordu. Kuşun sevimliliği yoktu, gözlemcilerin saçma yorumları yoktu; duygusallık yoktu. Değerlendirmeler ne olursa olsun; sadece doğanın kanunları işlerliğini koruyordu. Tarihin başından beri olduğu gibi.
Hayat dedi Koleos kendi kendine, işte böyle çemberlerden oluşur. Kuş kendi çemberinde var iken ve sanırken her şeyi ondan ibaret; ondan daha büyük, onu kapsadığı için bir alt çemberin asla bütünüyle kestiremeyeceği bir büyük plan daha vardır. Kedi de altındaki çemberi görür ve kendini oranın efendisi sanır. Oranın tanrısıdır gerçekten ama sadece kendi çapında... Körler ülkesinde gören göz olmak kendini iyi hissettirir ama senin görmen herkesin kör olduğu gerçeğini değiştirmez.
Tıpkı parmağı tetikte iki eliyle sıkı sıkıya kavradığı tüfeğin dürbününden o estetik yırtıcıyı izleyen, tüm asil kediler asildir, Koleos'un o an daha gerçek bir tanrı olması gibi.
Koleos temiz bir atış yapmak için tutmuş olduğu nefesini bıraktı yavaşça. Tüfek sol elinde tartılır gibi dengeli bir biçimde doğal konumunu aldı. Sağ kolu ise yardımcılığının bitmiş olmasına hayıflanır gibi zavallıca yerine düştü. Bazıları yerini alır, bazısı yerine düşer çünkü. Buradan Koleos'un çok iyi eğitim almış bir silah kullanıcısı olduğunu çıkartabilirsek de, zekânın insanı beklenenden daha hızlı ilerleteceği olgusunu gözden kaçırmamalıyız. Solaklar zaten bu tür işleri daha iyi yaparlar...
Çemberler... Çemberler; Koleos'un uzmanlık alanıydı ama bir çok şey gibi çemberleri de, oyun da kendi seçimi değildi. Birincisi bir çember kurulmadan asla kendisininkini kurmazdı. Hoş, bu güne kadar düşlediği çembersiz hayatı hiç görememişti yanılsamaların dışında ama yine de "kıyamet gününde bile ödün verme" öğüdü gibi düz bir hayatı var olabilir görüyordu. Aslında sadece hep çemberler olduğu için yaşamda, hep daha büyük bir çember kurmak zorunda kalmıştı. Hep çemberler olduğu için hayatta, "hayatta olmaz" demek zorunda kalmıştı her seferinde, reddettiğini kabul ettirememişlerdi ona.
Yine bir çok kişi bunu burnu büyüklük, ukalalık, kendini beğenmişlik gibi kavramlarla anlamaya, ifade etmeye çalışırlardı ki temelden sakatlık ta burada yer almaktadır... Bu tür önermelerin yanlışlığı hepsi göreceli kavramlar olmalarıdır; zira hep başkasına göre kıyaslamalı değerler ifade ederler. Oysa tüm insanlar gibi Koleos da kendi kendine yeterli bir anlam ifade etmektedir. Bir başkasına ihtiyaç yoktur. Tıpkı anlaşmaya değil, kabul etmeye ihtiyaç olduğu gibi.
Anlaşmak bir saçmalıktır, tolerans bir saçmalıktır; diyalog daniskasıdır. "Bana göre"nin anlamsızlığı kadar boştur; zira zaten her şey zaten sana göredir. Ben seni sana göre anlamak zorunda değilim; ve bu hiç bir şeyi çözmez. Ben seni kabul etmek gereği duyuyorum, anlamak değil...
Evet, kabul etmesi zor bir kavramdır Koleos'un hep daha geniş bir çember kurması. Olası görünmemektir ilk bakışta çünkü kim becerebilir ki her seferinde ya da kim bir gün tanrı olmaktan vaz geçebilir ki? Alttaki çemberi görüp daha büyük bir çemberin kendisininkini de kapsadığını gönülden, kabul edebilir? Sadece bir görevli, bir oyuncu olduğunu kendi krallığında? Yo yo ya hasta olmalı bu Koleos... Veya kendini bir bok sanmaktadır. O zaman çember kurmanın ne anlamı var ki? İşte Koleos'ta ömrü boyunca bunu anlatmayı denemiş, ya da hiç denememiş ama hep olabilirliğini istemiş biri olarak, gerçekte bu soruyu soranın kendisi olması gerektiğini düşünmüşse de, bu soru hep, ona sorula gelmiştir... Bazen her şey olanca gerçekliğiyle yüzeye çıktığında tek çıkışınız size sorulması gereken soruyu cevaplamamak için o soruyu sizin karşı tarafa yöneltmenizdir...
Kimse kimsenin gerçeklerini tam olarak bilemez. Koleos'un elindekinin can alan değil, sanat yapan bir fotoğraf tüfeği olduğunu şimdi fark ettiğinizde gerçekliğinizin değiştiği gibi.
O sebeple, lütfen, alın çemberlerinizi; yuvarlaya yuvarlana gidin.
Koleos tüm çemberleri bırakıp kendine bir küre yapmak üzere; ve orada size yer yok...
Saygılarımla
Yoksa tüm saygısızlığımla mı demeliydim?
:)
Elinde yıllar önce yazdığı bu mektup; o günleri düşünmeye başladı. O zamanlarda yaşadıkları sonrasında tahmini doğru çıkmıştı bu günlere doğru. Önceden daha neşeli bir adamdı. Çevresi için de neşe kaynağı olan, genel itibarı ile eğlenceli, gerçekçi ama olumlu bakmayı ilke edinmiş bir adamdı önceden. Fakat o sarsıntılı dönem sonunda dönüştüğü şeyin kalıcı olacağını o zamanlarda da gözlemleyebilmişti. Nitekim hayatında öncesi ve sonrası diye ayırabileceği kadar keskin bir fark olmuştu işte. O zamandan beri hep bir yarım kalmışlık, hep bir kırıklık hissetmiş ve bunu aşamamıştı. Bir tür oyunbozanlık ya da küsme diyebilir bir çok kişi buna ama, değildi. Daha çok oynamama isteğiydi. Daha çok oynamama kararı idi. Başarısızlık deyip denemeyeceğini çok düşünmüştü, başarısızlık değildi; ama başarı da değildi. Anlatamaması, her alt bileşenini bilse de tanımlayamaması, anlayamaması gibiydi bu durum da. Tanımlara ya da anlamlara sığmayan, sadece olduğu gibi olan bir şeydi. Her ne ise kendisiydi bu hal. İnsanın sadece annesi gördüğünde bakışlarından içinde bulunduğu hali anladığını göreceği bir şeydi. Yanan mum gibi bir şeydi...
Sigarayı bırakalı ne kadar olmuştu hatırlamıyordu tam olarak ama özlemiyor değildi. Sigara kendini parça parça yok etmenin en tatlı haliydi, onu hatırlıyordu bir tek. Bıraktığı ana kadar ki tüm fotoğraflarında çok baskındı sigara. En bilindik yönüydü hatta. Memnun muydu artık içmediği için? Başlarda evet, hissettiği canlanma, üzerinden kalkan yük; uykunun daha azının yetmesi gibi şu anda gözüne pek önemsiz gözüken etkileri olmuştu. Olumlu etkileri. Yine de hala tam kestiremediği sigarayı mı özlüyordu, özlüyordu gerçi ama, daha çok o dönemleri mi özlüyordu yoksa sigarayı mı? O dönemleri mi özlüyordu, o dönemlerde hissettiklerini mi? O dönemler kendini acı çekmekten zevk alır bir hale getirmiş miydi?
Tanrım! Bunca yıl sonra bile bunca soru... Sormadığı ama apansız aklına düşen binlerce soru. Hiç yitirmeyen parlaklığını on binlerce anı, yüzlerce acı. Ve tek bir yüz: kendi yüzü.
O zamanlarda başlayan bir şeyden bahsetmek istiyorum size. Aynada kendi yüzüne bakmaya başlamıştı o aralar. Kendine umut verecek bir şey ihtiyacı, ya da kendine neler olduğunu anlama ihtiyacı. Bazen içinizde bir şeylerin değiştiğini hisseder, bilirsiniz ama ne yöne olduğunu kestiremezsiniz. İşte belki de ondan, aynalara bakmaya başlamıştı, kendi gözlerinin içine içine. Hep aynı şekilde son bulurdu. Kendine daha fazla bakamaz, içi acır ve yüzü acı ifadesiyle buruşur, gözlerini aynadan kaçırırdı. Aynadan, yani kendinden.
Bir ara toparladığını düşünmüştü. Boynuna kadar çıkan alev buydu işte. Yaşadıklarının kara bir alev gibi bütünlüğünü sardığını ama iş aklına gelince, kafasıyla o alevleri söndürdüğünün bilinçaltı göstergesi miydi bu desen? Öyle hissetmiş, ondan mı yaptırmıştı? Var olmayı isterken, tam var olacakken yok oluşa giden süreç, bu muydu?
Ve de yazmıştı, yüzlerce sayfa. Sanatın ne olduğunun o ara keşfetmişti. İçinden çıkarma, içinden atma ihtiyacı. Dokuz notadan senfoni, yirmi küsur harften mesnevi çıkartma ihtiy- acı. İhtiyatlı acı. Trompete meyletmiş, kendini caz’da bulmuş, hiç olmadığı kadar açık olmuş, kendisini eleştirme ihtiyacı bile duymayacak kadar anlamak için bakan biri olmuştu kendisine.
Tekne alıp denize çekilmeyi istemişti.
İntiharı etmek istemişti ciddi ciddi.
Onu yaşamın kıyısından alan da, sonrasında olanlar da belirsiz veya alakasız gibi görünen ufak şeylerle yön bulmuştu. Annesi arayıp sebepsiz: "sen neşe kaynağısın." Demişti, bunu ona yapamazdı bu bir, sonra bir de eski bir arkadaşı gelmişti ziyaretine ve bir diğer eski arkadaşının kendisine o günden iki ay önce söylediği şeyi söylemişti: “burada ne yapıyorsun? Neden kendini harcıyorsun?”.
...
Bildiklerini anlatamamanın acısını bilir misiniz? Vazgeçişin “bir anda” olduğuna inanabilir misiniz? Tanrının evrenle zar attığını hissettiniz mi? Anlatamamanın bu radde ağir olabileceğini duyumsadınız, ve bu duygu siz oldu mu hiç, kendinizi sadece bu duygudan ibaret algıladınız mı? Hiç bir önemi olmadığını varlığın, kendini kanıtlama ihtiyacının, boş nesnelere ve imajlara olan güvenin, saçma sapan vitrinlerin, güvenlik yanılsamasının, konforluca boşluğun yanlışlığının?
İnsanların yapacak başka bir şeyleri olmadığı için yaşamalarının sakatlayıcılığını yaşadınız mı?
Önceden dinlediğiniz parçaların, mesela Pink Floyd’dan Marooned(1), hep içinizde hissettiğiniz boşluğun, sigaraya her bir nefeste diğerlerinden daha fazla asılışın, kenarında hüzün asılı gülümsemeyi tercih etmenin, hayatı aslında kaldıramıyor oluşun, güneşe olan ihtiyacın, hiçbir yere ait hissedemeyişin, var olmanın suçluluğunun, kedileri sevmenin, sevişirken gözlerinizi kapamamanızınn, rüya görmemenin, avamı acınacak bulurken aslında yalnızlığı haykırmanın, gücünüzün farkındayken anlamsızlığının, zira savaşacak bir şey olmamasının; bir anlamı, lanet olasıca bir anlamının olmayışının ve daha nice ama nice; canice ve fanice ve sufice fikirlerin dengeniz oluşunu, siz oluşunu, konuşunca herkesin susmasını ama siz lafınızı bitirdiğinizde suspus olmasını, ama aslında sizin orada olmamanızı(2)?
Yukarıdaki ağır blok gibi tam lakin cümlece bitmemiş eksikliği, her iki tarafı; karanlığı ve aydınlığı, güneşi ve yalnızlığını katlayan ayı, birbirine eklenen anlamsız ayları, ilk dördünü, onu ilk gördüğünü, sonra bir gün aynı yatakta uyanıp ilk defa gerçekten gördüğünü, içini ilk defa gördüğünü, onu saran sonsuz acıları ilk gördüğün günü? Kendini işle, cinsellikle, alkolle uyuşturduğun son dördünü? Gördün mü ebeninkini? Hayatla uzlaş diyerek ruhunu şeytana sat dedikleri günü? Sen, evet sen; ne zaman yitirdin kendini ilk? Ve diğerleri bu kadar temiz hissederken, neden hala kirli hissediyorsun kendini?..
Bir gün birisi alakasız bir soru sorduğunda, ona anlamsız bakmaktan; o anda aslında onlarla aynı dünyada yaşamadığının ortaya çıkacağından korkuyor musun? Korkmuyor musun gözlerinden dökülen yaşların görünmeyeceği rahatlığını yaşarken, çünkü artık sırtını dönmüşsündür; yürümeye koyulacağını ve bir daha oraya geri dönemeyeceğini bilerek oradan uzaklaşacağını, bir gün bunun mutlaka olacağını bilmiyor musun?
Tekrar gideceksin... Ve fakat, insan bir gün durmalıdır. Durulmalıdır bir gün... Peki ya "o" yoksa? O her şeyi anlamlı kılacak olan sebep yoksa, bacaklarının taşıyamadığı gün, nesiyle devam eder insan? Nasıl durmamayı seçer? Başkasını değil de, bir gün, kendini yok etmeyi mantıklı görür insan? Görür mü, görür.
Çünkü akıl, şeytanın orospusudur...
Görür, bulur, çıkarabilirr aklıyla her yönün haritasını insan evladı. Sezgi o nedenle vardır işte.
"Etme!" Der. "Etme!"
Yapma demez, etme der, sezgin içindedir; tıpkı sevgin gibi, sanki gezginin bilgeliği gibi. Tıpkı asasından başka bir şeye ihtiyacı olmaması gibi; sevgide, başka yoldaşa gerek olmaması gibi... Ondandır ki akıl sen gibi dursa da, sezgi kenarda durur, fikirler ürür. Sezgi kenarda durur. Çünkü akıl arsızdır lakin sezgi terbiyelidir. Edebini bilir, ağırlığı vardır; o sebeple densizlik etmez. Gelin, etmeyin; kendinize yazık, etmeyin...
Belki hiç gelmedi aklınıza ama bazen insan hiç var olmamış olmayı isteyebilir. Çektiği acı yüzünden mi der bir çokları ama acının son bulmasıyla bir alakası yoktur bu durumun. İnsan bazen insan olmasından utanabilir, bazen neden diğerlerinden bu kadar yalnız durduğunu anlamayabilir. Saygısızlığından kalabalıkların, bilmesine rağmen doğruluğunu, kendini yanlış bulabilir, çünkü ne anlamsız ama desek de, normal, kalabalığın kabul ettiği şeydir, doğru olan değildir. Farkındalığı yüksek olanın kendisinin anormal hale geldiğini de fark etmesi, o zaman neden buradayım sorusunu zihnine perçinleyebilir...
Ve bir gün aklına şu soru gelebilir: gözyaşları neden soğuk olur?
...
Kanser olmuştu bir dönem. Sağ akciğerinin yarısını vermişti, ya da almışlardı. Ama bir parçası gitmişti işte. Şaşırmıştı doktorlar, kalbinizi vurması beklenirdi demişlerdi bunca stresin, beyniniz ciğerlerinizi seçmiş... Fakat dikkat etmeniz şart, ciğerlerinizi bu hale getiren yüklenme kalbinizi de yorduğundan, vs, vs, vs.
Sonra bir ruh doktoruna yollamışlardı kendisini, bunca sıkıntı halet-i ruhiyyesini de yormuştur mutlaka diyerek. Psikiloğu bu kadar sağlıklı bir ruh halini ilginç karşılamış ve bunun ayrı bir araz olarak görüldüğünü belirtmişti. Anormaldi ruhen bu kadar sağlıklı olmak. Doktorların işi sizinle ancak öldüğünüzde biter zaten. Her zaman tedavi edecek bir şey bulurlar...
Kontrole gittiğinde bir süre sonra, aslında tam üç ay sonra; kontrol bittikten hemen sonra, doktoru kendisini artık ona yakın hissettiğinden olsa gerek, şunu söylemişti: "aslında bizim garipsediğimiz, sakinliğiniz ve olayı çok mantıklı bulduğunuzu söylemeniz olmuştu. Çok net hatırlıyorum, kanser olduğunuzu size söylediğimiz gün "bu çok normal" demiştiniz olanca ciddiyetinizle..."
"İnsanlar," demişti doktor, "hep üzülürler hatta yıkılırlar, çünkü normalde bir ruh hali seyri vardır kanser hastasının, inanamama, reddetme, yok varsayma ve kabul ediş. Siz zaten en sondaydınız size söylediğimizde." Doktor duraksamıştı. Tereddüt ediyor, çekiniyor gibiydi. Nihayet soruyu sordu: "siz aslında ölüme hazırdınız değil mi? Kabullenmiştiniz ve yaşamak istemiyordunuz?"
Koleos ilk kez gözlerini kaldırdı ve doktora bütün sakin ciddiyetiyle baktı. Sanki aklındakini süzgeçsiz söylerse doktoru kıracağından korkuyor gibi. Kısaydı sessizlik, ama doktora yine de ağır geldi . Doktor da Koleos'un söyleyeceklerinden korkmuştu sanki. Doktor olan oydu, güçlü olan da o olmalıydı, alışık olduğu oydu, Koleos'un korkması gerekiyordu. Neyseki çok uzatmadı bizimkisi. Usulca: "beynim ölmek istemedi, kararları ben değil o verir." Deyiverdi...
Doktor bu serzenişteki samimiyeti inanılır bulmayı seçti kendi rahatı için. Bu adam kesinlikle hastaydı ama şükür ki bu, kendi uzmanlığı dışında bir alanı ilgilendiriyordu.
Koleos kapıda bir an durakladı. Kapıyı açmak için uzattığı elini hayali bir kutuyu açarmış gibi doktora doğru yöneltirken beli hizasında eli: "İntihar katsayısı tezini biliyorsunuz değil mi doktor?" Diye sordu. "Evet?" Dedi doktor meraklanarak. "Ben eşimi evlenmeden yitirdim, ve o hala hayatta. Şimdi oldu mu?" Dedi?
Doktor kendisine bir sır açılmış gibi hissetmişti. Belki de kutuyu açar gibi davranan el yol açmıştı buna, ama Koleos rastlantılara inanan biri değildi. Doktor da ona bir sırrını açtı: "nedendir bilmem ama, yanlış anlamazsınız, sizden sonra Kamü'nün (A. Camus) Yabancı'sını okudum ben." İlk kez gülümsedi Koleos. "Peki," dedi "o ben miymişim?". Doktor da gülümsedi: "hayır o mantıklı bir deliliğin içindeydi; sizse mantıksız bir sağlıklılıktasınız. Hem ruhen, hem de bedenen. Kanserden sonra bile..."
Koleos doktorun elini sıkmak istedi, ama bunu mantıksız bulduğundan yapmadı. Yakışıksız mı demeliydi acaba? Hastaneden çıkarken doktor onu düşünüyordu ama Koleos doktorun aradığı cevabı daha odadan çıkarken bulmuştu. Gerçekte çok da var olmayan sırrını radyologa, kendisine doktor gibi davranmayı bırakıp insan gibi sorduğu için açmıştı... Yoksa ruhundan bir parça koptuğu gün bedeninden de bir şeyler gideceğini fark etmişti. Normaldi bu şekilde olması. Son derece normal...
...
Birçok insan takıntılıdır. Aslında her insanın bir takıntısı vardır. Herkes, hayatının bir döneminde bir bağımlılık geliştirir. Kimisi sigara, kimisi alkol, kimisi birisi, ama illaki bir noktada herkes bilinçsiz bir seçim yapar ve hayatının sonuna kadar taşıyacağı ve ona zarar verse de terk etmeyeceği bir alışkanlık edinir. Demek ki insanda tanrı ihtiyacı kadar net bir başka ihtiyaç varsa o da takıntılı olma ihtiyacıdır. Kokuya takmış bir insan tanımıştı mesela bir ara. İnsanların, duyguların, sevginin; insana ait her şeyin kokusu olduğu söylemişti Koleos'a. İnsanlar değişince kokularının da değiştiğini söylemiş ve hemen arkasından belirli bir yaştan sonra erkeklerin sevişince koktuğunu da eklemişti. Neyse konumuza dönelim demiş ve "kokusuz" adama rastladığı günü anlatmıştı.
Yolda yürürken keskin bir koku duymuştu önce, hızlıca geçtiği için yanından, tam anlayamamıştı ama keder, hayır hayır keder böyle kokmazdı, nefret ama yıllanmış, çürümüş bir nefret olmalıydı ya da tehlike yaratacak bir şeylerin kokusu. Başını çevirip bakmaya çekinmişti. Hani bazen normalde izin vermeyeceğiniz veya müdahale etmeden geçmeyeceğiniz bir şey görürsünüz de kendinize yabancılaşıp devam edersiniz, görmemeyi seçersiniz, işte öyle yapmıştı. İnsansı ama yine de insanlığa ters o kokuyu görmemeyi seçmişti. Belki bu seçimi yüzünden, belki de sıradakini güçlendirmek için yapar arada bunu hayat, sonrakini fark edebilmen için zıtlıkla, park çıkmıştı karşısına ve oturmuştu bir banka. Oturduğu banktaki adamın kokusuzluğunu fark edince düpedüz korkmuştu. Yanındaki adam kokusuzdu. Nasıl olur? Taşın bile kokusu var! Bir insan nasıl bu kadar, bu kadar, bu kadar kokusuz olur? Korkusu empati denen yetenek yüzünden doğmuştu. Kendisini öyle düşündü bilinçaltında, ve korktu. Zira bu derece boşalabilir mi bir insanın içi? Bu derece içi boş birisi nelerden vazgeçebilir, hatta vazgeçebilir mi her şeyden? Sonra bir olgu daha fark etti. Bu boşluğu dengeleyen ama yine sıradışı olan bir şey: kokusuz adam sakindi. Bu aslında ilk durumu daha da acıtıcı yapan, daha insanlık dışı hale getiren bir durumdu. Acıyı kabulleniş gibi, öğrenilmiş çaresizlik kadar acı. İşte en çok bu tür zıtlıklardan korkardı: birbirini dengeleyen ama aslında dumuru daha da arttırarak dengeyi kuran birliktelikler. Kokusuzluk ve sükunet. Adam ona bakıp bir şey söylemek istedi. Bunu yüzünden anlayabiliyordu adamın, hem de çok söylemek istiyordu ama acısı o kadar derindi ki bunun yerine burun deliklerini oynatabildi sadece adam. Sonra yine o sakinlikle ağlamaya koyuldu. Bir süre sonra usulca: "bir anlamı var mı bilmiyorum ama madem yanıma oturdunuz, o halde size söylemem gerek." Dedi adam: "nefret, çürümüş sevgidir..."
O kadar alışılmadık bir şeydi ki bu, anlamamıştı. Hele biraz önceki adamla zıt bu adam? Adama kilitlenmiş, kokusuzluk bir yandan, öyle bir kelam etmişti ki adam, şoka girmişti. Kendi halinin kokusunu almıştı. Daha önce duymadığı bir kokuydu bu. Zira daha önce hiç böyle hissetmemişti. Adama baka kalmıştı. Bir şeyler söylemek istedi. Fakat tam o anda vazgeçti. O kadar üzüldü ki adamın sessiz ızdırabına, Mevlana'nın etme şiirini hatırladı. Tam bir şeyler diyecekken yavaşça kalktı kokusuz adam... "Ama ben nefret edemiyorum" dedi. "Yirmi yedi yıl oldu, iki çocuğum, güzel bir hayatım, bir sürü başarım oldu;" dedi, durakladı. Çenesi büzüştü, bilmiyorum der gibi büzüldü, acının kokusu geldi, "ama hala, onun nasıl olduğunu merak ediyorum. Ediyorum işte!.." Deyiverdi bir çocuk kırılmışlığıyla...
Kokusuz adamdan bir sürü koku boşandı. Her biri yıllanmış, her biri birbirinden farklı, her biri birbirinden acı, birbirinden güçlü onca koku. Tek yapabildiğim elimi bacağımdan kaldırarak biraz yana, bankın üstüne koyabilmek oldu. Belki düşmemek için, belki adama bankta bir yer göstermek için. Adam eline baktı onun ve ilişti tekrar banka. Her şey o kadar kendiliğinden oluyordu ki, o kadar doğaldı ki, benliklerinden sıyrılmış sadece olması gerekeni yapıyorlardı.
Anlatın dedim, yapılabilecek tek anlamı şey oydu.
Tekrar yaşadım dedi adam. Başka yolum yoktu. Bir kaç kez aşık oldum ben. Ama bir kez çok içten sevdim. Bir ömürlük misafir olur mu? Olmaz. Ama bir ömürlük sevgi olur mu dersen, olurmuş. Böylesine sevmek için ona ihtiyaç var mı? Yokmuş. Bilmem kaç ömürdür, yanımda yok, ama hala seviyorum onu. O kadar uzun zaman geçti ki, hakkında hiç bir bilgim yok artık. Nerededir? Ne yapar, nasıl yaşlandı? Kaç çocuğu oldu? Mutlu mu? Ağlıyor mu hala geceleri? Onu koruyan birini buldu mu? Yoksa evinde yine yalnız mı, yanlış mı? Gülümsedi mi hiç? Hiç birini bilmiyorum. Oysa bilmem gerekirdi diye hissediyorum. Yanında olmam gerekirdi diye düşünüyorum hep. Hala arada kulaklarım çınlar, hala ona yorarım biliyor musunuz? Sanki benim işimdi o, benim görevimdi onu korumak. Kendini güvende hissetmesini sağlamak, ondan yaratılmıştım ben. Ne kadar üzse de beni, ne kadar yormuş olsa da beni, onun yanında uyuyunca sabahları huzurla kalkardım. Gülümseyerek uyanırdım. Hayatımda iki şeye söz geçiremedim ben. Birisi sigara, birisi de onu sevişim. Sigara beni bırakmadı, sevgisini de ben. Çünkü onu sevmek beni ben yapan bir hareketti. O yokken bile onu sevmek, beni tam hissettirir hala. Beni ben hissettirir. Ondan ayrıldıktan sonra bacaklarımın arasına yastık koymadan uyuyamadım hiç. Hani organlarını kaybedenler arada organları yitirmemiş gibi hissederlermiş ya, üşürmüş ya da yanarmış mesela kopan bacakları; bu da öyle bir şey. O yok ama ben hep çok güçlü hissettim varlığını. İlginçtir, gelseydi bunca zamanda ister miydim, kesin bir cevap veremem. Tekrar geliyorsak dünyaya, bu defa onu ben bulurdum sanırım; geçen defa o bulmuştu, ama yine de başaramazdık gibi gelmiştir bana hep. Biz bir arada olmak için değil birbirimizi aramak için yaratılmışız gibi sanki.
Eşime, evlatlarıma sorsan, ben iyi bir babayım. Çevreme ya da iş arkadaşlarıma sorsan, pırlanta gibi adamım. Oysa hepsi koca bir resim. Bir yalan. Hiç birisi bunca yıldır içimde taşıdığım bu sevgiyi bilmezler. Onun yerine hayatım dedikleri şeyi ben inşa ettim, bu hüznü yalnız taşımak için. Aldattım mı onları? Belki de? Belki de değil. Artık ne gerçek ne anlamlı bilmiyorum zaten çok uzun bir süredir. Bir gün bana benimle karşılaşmasaydın dağa çıkardın demişti, haklıydı; çıkacaktım. Onun yerine kendimi rafa kaldırdım...
Karşılaştığımızda o kadar yıpranmıştı ki yaşamamız gereken hemen hiç bir şeyi tam yaşayamadık. Sevemedik bile adam gibi birbirimizi, sevişemedik hatta bir kez bile ağız tadıyla. Birbirimizin gözleri içine bakamadık doyasıya. Diyeceksin ki e hiç bir şey yaşamamışsınız, neyini özlersin? Bu kadarı da yetti işte böyle olmama. Belki bir başka hayatta der gülümserim. Yine de geceleri uyku akar gözümden, uyumam, bana öyle gelir ki o vakitlerde uyumamak, onu hissetmek demek. Ellerini görür gibi olurum. Yüzünü okşar gibi olurum. Tuvalete oturduğunda onu izler gibi olurum. Bana güldüğünü görür gibi olurdum. Her şeyden vazgeçmiştim onunla olmak için, hiç bilmedi, bilmemeliydi de zaten, ama ellerinden geçemedim. Elleri cennet gibiydi... Neden dersen bu kadar sevdin, bilemem. Öyle temiz bir sevgi ki bu, kendime yabancı gelmiştir çokça, seven benimdir ama şaşarım, çünkü ben bile o kadar temiz değilimdir. Dönüp bakıyorum da, onca sıkıntıya rağmen hayatımın en anlamlı anları, en parıltılı anıları, hep onunla geçen zamanlar olmuştur. O kadar canlılar ki hatıratımda, hiç geçmemiş gibiler. Ben ömrümde bu kadar zamandan bağımsız bu radde mekandan varlıktan öte bir şey görmedim, duyumsamadım.
Çok şey yaptım ben, ama gurur duyduğun nedir deseler, onu sevmiş olmak derim; başka da bir şey demem. Bunu var mıdır benden gayrı bilen? Yoktur, ama bilmesine de gerek yoktur. Birisini bu kadar sevebilmiş olmak, geçen onca zamana, beraberken çektiğim onca acıya rağmen o zaman da, şimdi de hala sevebiliyor olmak, benim için tek gerçek başarımdır. Ben de güzel, iyi bir şeyler varsa, bu sevişimdir...
Bir de tek bir şey daha dönüp durur kafamda: parfümünü değiştirdi mi?.. Benden sonra değiştirmeliydi diye düşünmüşümdür hep...
O adamı hiç bir zaman unutmadım diye devam etti. Hepimiz bize anlatılanı yaşıyoruz. Hayatımızı belirlemekten çok bize biçilen rollere uyuyoruz. Bir ara çok dilimdeydi, yaşamıyoruz, maruz kalıyoruz, bunu da mazur görüyoruz... Cesaretimiz yok. Çalışmalıyız diye sömürülmekle, eğleniyoruz diye ticari müzikleri dinlemekle, moda diye hiç ihtiyacımız olmayan bir sürü nesneyi, fikri almakla o kadar meşgulüz ki tv bombardımanı altında biz neyi isterdik sorusunu hiç sormuyoruz bile. Çok merak etmişimdir hep, acaba kendimiz olabilseydik neler yapardık? Güvenlik için sigorta, yaşlılık için birikim, aman bir evimiz olsun da... Nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkında mıyız biz? Dünya gerçekten bu kadar kötü, amansız, acımasız bir yer olabilir mi gerçekten? Ben gülümsediğim herkesten olumlu tepkiler alıyorsam bu insanlar mı bana bu kadar kötü davranacaklar? Gerçek olmayan korkuları yaşıyoruz galiba çoklukla. Farkında mıyız bilmiyorum ama bizi o kadar kötü aldatıyorlar ki hiç birimiz diğerine güvenemiyor. Sevdiğimiz insana bile açılamıyoruz ne insanlık dışı. Seksi beceriyoruz ama ayrı ayrı evlerde uyuyoruz mesela. Gözlerimiz açık birbirimizin içine içine baka baka sevişemiyoruz, hatta götümüz görünecek, selülitlerimiz ortaya çıkacak, güzel bulunmayacağız diye ışığı kapar mısın bir tanem diyoruz... Özgürlük özgürlük diye diye bizi insanlığa yabancılaştırdılar. Kendimize yabancıyız artık. Vaktimiz hele, hiç yok. Birisiyle ilgilenmeye zamanımız kalmadı artık. Bir şeyi alıp parasını ödeyebilince mutlu olabilirsin, tek seçeneğin bu, ama özgürsün. Oysa birisiyle gerçekten konuşmayalı uzun zaman oldu. Birisiyle onun hayallerinden, istediklerinden bahsetmeyeli ne kadar oldu? Tanıdıklarımız hatta arkadaşlarımızla nasıl gidiyordan başka konuşacak neyimiz var? Iki kişi bir araya geldiğimizde de birbirimizden değil de falancanın rezilliklerinden konuşuyoruz çokça. Oysa kendimizi anlatmaya kadar çok ihtiyacımız var ki. Birisini dinlemeye o kadar çok ihtiyacımız var ki... Özgür ortam dediğimiz internet çimenler kadar güzel kokabilir mi? Dost çayı kadar güzel olabilir mi rengi internetin? ıslak toprak kadar yumuşak olabilir mi internet? Bence insanlık bir ara tekrar birbirini bulmalı Koleos, ne dersin?
"Adam gidince aklında hangi kokusu kaldı?" Dedi Koleos.
Kadın gücendi biraz, söylediği onca şeyden sonra - ki kendisi için hepsi çok önemli meselelerdi- alakasızlığın bu kadarı. Sormak için susmasını bekleme nezaketi dışında dinlememişti belki de? Kendini zorlayarak gülümsedi: garip bir soru bu dedi. Adam gidince aklımda hangi kokusu kaldı. Rahatlığın kokusu galiba. Birisine anlatmış, açılabilmiş olmanın rahatlığı. Yanında birisinin bulunmasının anlatınca anlamasının, kendisi için üzülecek birisini bulmanın, dinleyince anlayan, anlayınca üzülen, üzülünce de senin ne halde olduğunu anladığından emin olduğun, böylelikle hala insan olduğunu hissedince duyduğun rahatlık. Demek ki o kadar kötü değilim düşüncesinin konforu. "Sorunuzu cevaplayabildim mi Koleos bey?"
"Seni dinlemedim diye kızıyorsun oysa her kelimesini dinledim. Ama aslında bunları kendine söylemeye ihtiyacın vardı. Bir de şunu öğrenmek istiyorum, her şeyin kokusu varsa insan nasıl kokuyor? Neye benzer kokusu insanın?"
Kadın bu sefer düpedüz kızmıştı. Kızdığı bu derece açık anlaşılmış olmak mıydı, yoksa ikinci sorunun soruluşuyla beliriveren küstahlık mı? Evet Koleos zor bir adamdı ama... Ben senden bahsetmek istiyorum dedi kadın, incinmemek için hücum etmek zorundaydı. "Hayır" dedi Koleos; "Hazır Değiliz" Koleos'un üstünlüğünü bu kadar kolay kabul etmek istemezdi ama Hazır değilim dememişti, hazır değilsin de dememişti, farklı bir şey söylemişti: "biz" demeden, biz demişti.
Kadın, kesinlikle yenilmişti, hem de hiç beklemediği kadar kolay. Kesinliğin bir kokusu yoktu ama olsaydı, kesinlikle Koleos gibi kokardı, bundan emindi.
Koleos kadına baktı. Güzeldi kadın, alımlıydı. Saçları, elleri ve boynu güzeldi, gerisi alışıldık. Otuzlu yaşlarda, fakat yine de yaşının ötesinde bir dinçliği vardı. Kadınların en güzel olduğu yaş kadından kadına değişse de, Koleos kadının en güzel yaşlarında olduğunu düşündü. Hiç beğenmek için bakmamıştı arkadaşına. Kendisi için basit olan bu ayrımın insanlar tarafından paylaşılmadığını biliyordu. Bildiği bir diğer şey ise arkadaş olarak başlayıp sonra kadın olarak görmesi gerektiğinde ilişki hep bir arkadaşı kaybetmek biçiminde sonuçlanmıştı. Elinden gelse kadınların kadından önce insan olduklarına ikna etmek isterdi Koleos ama böyle bir şey ne yazık ki mümkün değildi. Kadınlar kadın kalmayı insan olmaya tercih ederlerdi. Gerçi bu da mantıklıydı, son derece mantıklı, çünkü onlar anne olacaklardı. Her kadının içinde olan anne olma duygusu yüzünden bu canlı türü insan olmak yerine anne olmayı tercih edecekti her zaman. O halde işlerin bu kadar karışmasına şaşmamak gerekirdi değil mi? Gülümsedi Koleos ve bu, gülümseme insanlarda neden merak uyandırır bilinmez, kadının sormasına sebep oldu: "Neye güldün?"
Koleos kadının saçlarına baktı. Bazı saçlar doğal hallerinde de güzel oluyordu, böyle, yapılmış gibi. Kahve rengiydiler, güçlü teller, uçtan köke aynı renk. Kadın saçları dikey salınmak için değil de yatarken muhteşem görünmek için yaratıldığını düşündü aklına. adının ne kadar güzel saçları olduğunu bir kez daha görünce bir kez daha şaşırdı Koleos. Güzellik bizi hep şaşırtmaz mı zaten? Alnına geçti oradan, yılların oluşturduğu izleri gördü. Göz kenarları ne kadar gülündüğünü, kaşlar ne kadar iç düzeni olduğunu (böyle bir çıkarımda bulunulabilir mi demeyin, Koleos öyle düşünüyor, tıpkı alnın anlattığını düşündüğü nitelikler gibi), dudaklar gizleri anlattığı için her surat aslında okunmayı bekleyen bir kitap, anlaşılmayı bekleyen bir resim gibidir. Gerçek tüm çıplaklığıyla orada olsa da her bakanın etkilenmemesi için tam göz önüne konmuş ama kodlanmıştır. Birisi konuşurken ne dediğinden bağımsız olarak omuzların, göğsün, ellerin aynı zamanda anlatılanlar hakkında çok ayrı gerçekleri anlatması gibi. Bilekleri inceydi kadının, elleri düzgün, damarsız. Avuç içleri pürüzsüz ve beyazdı. Kımıldayan kuğular gibiydi elleri kadının. Eklemler sanki bütünün anlamını güçlendirir gibi kıvrılıyor, tıpkı harflerin seslerden öte, anlamı yaratması gibi. "Kadınlar mı sanatsal varlıklar, yoksa erkekler de mi bunu görme yetisi var? Bence en mantıklısı birine birini, diğerine de öteki yeteneği vermiş olmak. Kadınlarda dokunduğunu sanata çevirme yeteneği var ama fark edecek kimse yoksa sanatın bir amacı var mı? Paylaşım demek değil mi sanat, bir şeyleri iletme ihtiyacı?" Aniden gelen iltifat görünümlü soru kadını afallamıştı. "Na - nasıl yani?" diyerek gülümsemesini saklamaya çalıştı. Hiç büyümeyen erkeklerdir ama yine de masumluk içeren mahçubiyet kadınlara daha çok yakışır...
***
Tıkılıp kalmıştım. Takılıp kalmıştım değil ama, sanki bulunduğum yere tıkmışlardı beni. Benim yaptığım bir şey değildi ama yine de katlanmak zorundaydım. Seçtiğim değil maruz kaldığım bir şeydi bu.
Ne ara yaşamaya karar verdim bilemiyorum. Bir süre yapacak başka bir şeyim olmadığı için yaşar gibi yaptım bunu biliyorum. O ara hayatımın geri kalanını hep böyle yaşar gibi yaparak bir yalana dönüştüreceğimi, mutlu ya da rahat, kim bilir belki de huzurlu olduğum yanılsamasını kimse bilmeden içimde yaşatıyorken tekrar birini sevmenin olası olup olmadığını düşünürdüm. Sevmek o kadar insani, o kadar içimden gelen bir şeydi ki içimdeki kırıklığa rağmen bir gün tekrar birisini sevebileceğimi, hatta bir gün birisinin gelip beni kurtarabileceğini söylerdim kendime. Ya da bilinçaltım hayatta kalmam, aklım sağlığını koruyabilmek için böyle söyletmeyi seçiyordu. Evet, bir yandan duygusuz diğer yandan ise romantiktim; böyleydi işte. Bir yandan soğuk, mesafeli hep bir şekilde ulaşılmaz ama öteki taraftan kendi içinde saf ve romanlarda görülebilecek şeyler düşünen ve yaşayan. Belki de bu yüzden kızamıyorum sevdiklerime, hem acımasız hem de hayran olunası incelik barındıran bir sevgiliye kim dengesini bozmadan aşık olabilir ki?
Hep sevgimi hissedince ya da alınca saçmaladıklarını düşünmüştüm. Oysa şimdi fark ediyorum ki saçma olan bizatihi kendimmişim. Gerçek dünyada gerçek olamayacak kadar güzel ve temiz birisine kim inanabilirdi ki? Çok güçlüydüm, çok nettim, çokça "çok"tum. Halbuki insanlar orta ve güvenli bantta yaşamak istiyorlar. Gerçekliğin bir kısmını rahatları için, hayatın bir kısmını ise güvende hissetmek için feda ediyor, bu sayede de toplumun emin kalabalıklığı içinde kalıyorlardı. Oysa ben tam aksini kanıtlayan ve onlara parıldayan öbür tarafı gösteren deli ve yalancı mesih gibiydim. Kendime güvenim o kadar ikna ediciydi ki kısık sesle konuşsam, hatta anlatmamayı seçsem de bağırıyormuşum gibiydim. Emin oluşum o kadar çekiciydi ki parlaklığa doğru adım atmadan duramıyor ama bir elleri geride, bırakmak zorunda kaldıklarını bildikleri fark ettikleri şeylerden de vazgeçemiyorlardı...
Gücüm ve fikirlerim lanetime dönüştü. Esin ilahiydi ama ben başarısız olmuştum. Dinleyeni olmayan bir hatiptim ben. Arkadaşı delilik olmaya aday yalın doğruydum artık.
Tek bir kişiyi severek bu kadar şeyi nasıl becerebildin dersen her şeyin kendiliğinden olduğunu söyleyebilirim size. Evet, ironik olarak her şey bir insanı severek başladı ama sonuçta kendini bile sevememeye kadar giden bir yol haline gelebileceğini kimse tahmin edemezdi. En azından ben edemedim. Direnmeye çalıştım ama biliyordum ki değişmiştim hatta değişiyordum. Ne olduğunu bilemezken neye dönüşeceğini nasıl kestirebilirki insan?
Büyük sözleri ve büyük hayalleri olan bir adamdan, susmayı seçen (b)irine dönüşmek, bunu nasıl kaldırabilir ki insan? İlginçtir ve bir kez daha ironik, yine tam tersi oldu: onca dişinin arasında topu topu iki kadın sevdim ve iki kez çöktüm dizlerimin üstüne. Oysa kadın erkeğin büyük sözler söylemesi ve daha da büyüyebilmesi için ihtiyaç duyduğu şeydir. Ben sevdiğimde tam tersi oldu... Var olmam, daha düzü, olmam gereken şey olmak yerine yok olmayı istedim sevince ben. Ve anlamadım. O sıralarda bir şarkı vardı, radyolarda döner dururdu: sevişmeden uyumayalım, anlaşmadan ölmeyelim diye.
Bilmek acı vermeli midir her zaman? Ve ne zaman bitecek? On beş yıl sonra bir gün, tamda ihtiyaç duyduğum bir anda mesincırdan aldığım mesaj işleri daha da karıştırdı. On beş yıldır seni düşündüm ben dedi eski bir sevgilim. -hayatımda yapmış olmaktan gurur duyduğum ik şey iki çocuğum, ama pişman olduğum tek şey var: çocuklarımı senden yapmış olmamak! Bilemezdi ki benim evlenmeye ve çocuk yapmaya hem aklımla hem de kalbimle karar verdiğim bir ilişkinin yoksunluğunu çektiğimi?
Neden, ama neden geldi bu mesaj hayatımın bu anında? Ve nasıl oldu da bu kadar doğru kelimelerle geldi? Ben düşünmüş ya da söylemiş olsaydım buraya yazamayacağım kadar güzel ve doğru, ihtiyacım olan kelimeler bunlar. Bu tıpkı sigarayı bırakma kitabı okurken gece gidip dört paket sigara almam gibi bir şey. Zıtlıkların adamıyım ben. Kendi içimde böyle bulurken dengemi, sevdiklerimin ayarını bozan birisi olmak mı lanetim? Ve neden? Hayatla bu denli büyük kavga verirken nasıl olup ta hala alkolik, umutsuz, teslim olmayan, cinsellik derdi olmayan, inadını devam ettirtebilen birisiyim? Gücüm, nasıl olup ta bunları aşabilecek kadar erdi ruhumu da sürükleyip? Kaç tane ben var? Bu kadar kaynaktan en umutsuz anlarda bile beslenmeyi seçen nedir beni hayata bağlayan? Gücüm ne zaman benim öteme geçti? Nereye götürecek beni ve ben orayı hak ediyor muyum? Ediyorsam hem neden yalnızım?
Yazmaktan bile yoruldum; ben bunları nasıl olur da yazamazken yaşamaya takatim yetiyor?..
***
Yıkılmaması gerekecek kadar güzel bir dünyam vardı.
Karşısındakine acıyla ama masumiyet de içeren bir ifadeyle güldü.
Yani güzel bir dünyada yaşıyordum. umduklarım vardı. insanların iyi olduğuna inanıyordum. birisini sevebileceğime ve karşılık bulacağıma inanıyordum. neşeliydim. vee kaygısızdım.
İnanıyordum insanlara. iyi niyet ve sevginin bir çok şeyi değiştirebileceğine dair insanları bile ikna edebilecek kadar güçlü bir inancım vardı.
Tabii ki bu tavrım cezasız kalmamalıydı. birisi çıkıp bana haddimi bildirmeliydi. hayat böyle intikam alır zira...
Ve çok canım acıdı. canımı çok yaktı. çok fazla sarsıldım. hayat bana kendisinin nemrutluk derecesinde ciddi olduğunu, acımasızlığın en kuvvetli tarafı olduğunu, öyle anlayış, gülümseme falan olmadığını, ki ben çocuğumun göbek adını "gülüş" koymak isteyen bir adamdım, insanların yaşayabilmek için taşkatı kesildiklerini, gülmekten, umud etmekten, hatta mutlu olmaktan vazgeçtiklerini en ikna edici ve haince biçimde kanıtladı: kendimle. benden sadece umutlu, temiz, saf, keyifli olduğum için, yaşamdan keyif aldığım için, en insani yönlerimi aldı.
Benden geriye kendinden kalandan başka tüketecek birşeyi olmayan bir gündüzgezer yarattı, diğer umutsuzların arasında gölgelerde yaşayan. artık o öne atılan, içtiği her sigarasından keyif alan, başını göğe doğru kaldırıp güneşe gülümseyen, insanları seven, insanları dinleyen, insanlığı kutsayan adamı diğerleri gibi yapmayı becermişti. şimdi daha iyi anlayabiliyorum neden ufaklıkların, bebeklerin, koşuşturan çocukların herkes tarafından sevildiğini. çünkü umutları var, çünkü sevinçleri var, çünkü her şeye inanıyorlar, çünkü herşeyden önce gülümsüyorlar! herkes bir zamanlar onlar gibi olduklarını, bir zamanlar mutlu olduklarını, bir zamanlar yaşadıklarını hatırlıyor, o sebeple çocukların yerini ayrı tutuyorlar... içimizde o kadar eksik ki yaşamın bu belirtileri, o kadar yoksunuz ki bu en temel insani şeylerden, sadece çok uzun zaman önce, çocuk olduğumuzda bunlara sahiptik diyerek aslında o ufaklıkları değil, geçmişteki bizi seviyoruz. yaşamımızın son on ya da yirmi yılında olmayan, belki de otuz, bu güzellikler sadece uzak geçmişteki çocukluğumuzda mevcutlar artık; bizi biz yapan; bizi insan yapan, bizi çekilir kılan en yakın şey uzun zamandır içimizde değil, geçmişimizde...
Tamamen tükenmekten, yok olmaktan, anlamsız olmaktan o kadar korkuyoruz ki içimizde kalan son şeyleri de harcamaktan ölesiye çekiniyoruz. ondan işte, o lanet olasıca yabancılaşmadan dolayı, kimseye güvenemiyoruz, kimseye konuşamıyoruz, kimseye değer veremiyoruz... hayat bizi korkuyla, hayat bizi önce kendimizle, sonra birbirimizle tüketiyor.
Hata yapın diyor, hem de üst üste. normali budur, böyle böyle daha da büyüyeceksiniz. sizi sevenler anlayışla karşılayacaklardır, çünkü onlar da yaptılar aynı hataları... hatayı normalleştiriyor hayat, yaygınlaştırıyor, genelleştiriyor ve bir gün artık doğruları yapma takatimizin kalmadığını fark ediyoruz ve diyoruz ki: ne yapalım? hayat böyle! kuralları ben koymadım. ama hepsine harfiyen uydun. içinden gelen çığlığı susturdun, kendinden kalan son kırıntıyı da bastırdın, isyan etmedin içinden dalga dalga yükselmesine rağmen asaletin! gençliğinden kalan son itirazı da yine sen bastırdın! evet sen koymadın o kuralları, ama hepsine uydun. seni kendinle satın aldılar yaşama sevinci kalmamış kişi. şimdi benden istediğin her şeyi yaptım, tüm ödünleri verdim ama hala mutsuz hissediyorum diyorsun; çünkü aslında sana daha kötüsünü de söyleyecek: git aynılarını bir başkasına yap! intikamını al!!!
O halde ben yalnızlığı seçiyorum. hayat beni de ölümcül bir yarayla damgaladı ama korkarak yaşayıp, bana yapılanları bir başkasına yapamam. hayatın intikamını bir başkasından alamam. kimseden, hak etmiş olsalar bile çıkaramam acısını bana yapılanların.
Yalnızlığı seçiyorum. kimseye gerçekten bir daha, dokunmamayı; kimsenin gözlerinin içine bakıp derinlerinde kaybolmamayı, kimseyi izlememeyi uyurken, nefesini dinlememeyi sevdiğinin, arkasından gizli gizli izlememeyi, kabul ediyorum. korkularımın beni ele geçirmesindense yaşarken bunlardan kendimi mahrum etmeyi seçiyorum.
çünkü kimsenin benim kadar acı çekmesini; istemiyorum...
***
Bir gün, ki sarhoştuk, bana baktı. "Sen yalnızlığa mahkumsun." dedi. Sadece baktım, tüm ciddiyetimle baktım. Büyücek bir yudum aldı içkisinden ve ve nefrete yakın bir duyguyla baktı yüzüme. "Ukalasın! Farkındasın ve üzerine ukalalık yapabileceğini sanıyorsun. Sevilmen mümkün değil senin. Neden mi, çünkü kendini o kadar çok seviyorsun ki birisi yakınına geldiğinde kendini ne kadar çok sevdiğini görüp seni o kadar sevemeyeceğini fark ediyor." Anlamaya çalışıyordum ve gördüm ki anlattıkları aslında benimle ilgili değil. O anda, belki beni kınayacaksınız ama, dedektifliğe benzer bir duyguyla ilgimi çekti konu. Hem onunla ilgiliydi, hem de bilmediğim bir şeyden bahsediyordu. "Sen bir çok insanın cesaret edemeyeceği şeysin. Kendinsin. Bu olabilecek en kötü durum. Çok istedim seni, çok istedim seni sevmeyi. Ama sen o kadar kendinsin ki birisinin olamazsın. Kimse seni sahiplenemez çünkü. İnsan seveceği insanda, ya da tamam, seviyorum seni kabul, birisini sevdiğinde onda bir zayıflık arıyormuş, seni sevince bunun fark ettim. Oysa sen gerçek gibi değilsin. Sen, sen, sen o kadar sensin ki... İnsan gibi değilsin. Şimdi bana hemen, herkes farklıdır diyeceksin, demesen de, nazik birisin ya, aklından geçecek biliyorum. Ama anlamıyorsun. Kendin olmakla o kadar meşgulsün ki, anlamayamazsın bunu. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Bizleri değersiz hissettiriyorsun sen. Ne kadar çabalarsak çabalayalım kendimizi siyah beyaz hissediyoruz senin alıcı renklerinin karşısında. Hatta şeffaf.." Durmak ister gibiydi ama devam da etmeyi istiyordu... Gözlerini benden ayırdı. Sanki görmeye katlanamıyor gibiydi. Ağzı acı çeker gibi katlanmıştı. Bir elinde sigara, ağzına yakın; diğer ile aynı kolun dirseğini değen eli ile acısına dayanmaya çalışıyor gibiydi. Garip bir sessizlik vardı etrafta, hatırlıyorum... Teni çok güzeldi. Saçları da. Ne zaman güzel saçlı bir kadın görsem; saçlarını kestirtmeyi isterim içimden. Kısa saç daha güzel gelir bana hep zira. Acısı dinmiş gibi devam etti tekrar bana dönerek, ama bu defa yüzünden sinirli bir gülümseme vardı. İntikam gibi bir sinirli memnunluk: "Çok şey biliyor olabilirsin. Ama insan ruhunu hiç anlayamıyorsun. Anlayamayacaksın da. İnsan senin gibi mekanik değildir. Ne yaparsan yap, bu benim desen de, yersen desen de, ne kadar kudretli olursan ol... Yü-zey-sel-sin!" Son darbeyi vurduğunu düşündüm. "Mekaniksin..." dedi. Beni seviyordu evet ve benim bu isyanı karşısında, ne olursa olsun, bir duygu yoğunluğu yaşamamı gerekiyordu sanki. Durumdan bu kadarını çıkarabiliyordum ama, içimde aksi gibi billurlaşmış bir sükunet vardı.
Biliyordum, bir şeyler yapmalıydım; aklıma sebepsiz, Külebi geldi: " anladım bu şehir başkadır / herkes beni aldattı gitti, / anladım bu şehir başkadır / herkes beni aldattı gitti. / yine kamyonlar kavun taşır, / fakat içimdeki şarkı bitti." dedi Külebi, ama ben onun yerine: "ne bir pencerem var seni koyacak, / ne masam... / bir sevgilim de yok bu sehirde,
cicek, / seni ne yapsam?" deyiverdim. Bana yavaşça, baktı, "yine kamyonlar kavun taşır, ama içindeki şarkı bitti; değil mi?" dedi...
Sevişmemeye daha sonraları başladık.
Ama bilirim... Biz o gece ayrıldık...
***
Yazardım o zamanlar. Severim yazmayı. Her zaman güzel bir kalemim olmuştur. Aynı evin içindeyken de yazmalı insanlar birbirine diye düşünürüm. Mektup olması şart değil. Ufak bir not, bazen içinden doğanı kaçırmamak için peçete kenarı bile değerlenir o anda. El yazısı hediyedir zira. Öyledir. Yazmak değer vermektir. Yazardım o zamanlar.
Sonra içimdekilerle baş edemediğim için yazmaya başladım. Yalnızlık zordu. Zordu yalnızlık. Yazardım ki çıksın. İsterdim ki kalmasın içimde. Yazardım. Çok üzülürdüm yazarken çünkü kendi kendime yazardım, okumayacaktı.
Sigarasından derin bir nefes aldı. Ateş parladı duyguları gibi sigaranın ucunda. O günlere döndü, iç çekti. Gülümsedi sessizce. Bana baktı… Acı çeken biri olarak baktı. “Bir ömürlük misafir.” dedi. Bir ömürdür bende, ama misafir işte. Hiç gitmedi içimden, ama hiç de kalır gibisine gelmedi… kendine dokundu. Birisinin bu kadar acı duymasını hissetmek garipti.
“Bence olan şu.” dedi, “Bazen iki ruh buluşuyor. O anda bir şey oluyor, bir şaşkınlık… Yürüyüp giderken çarpışan iki kişi gibi… Zıt yönlere giderken birbirine dokunan iki yürek… Yürümeye devam ediyor kişiler ama arkalarına baka baka gidiyor o iki yürek. Her iki akıl, bilinç, algı, varlık, adım adım zıt yönlere götürüyorlar o iki yüreği. O iki yürek bir ömür arkalarına baka baka devam ediyorlar zamana. Çünkü o bedende hapisler… Ama bu işte öyle bir şey, dönüp dönüp bakmaktan vazgeçmiyorlar bir kere gördüler çünkü…
Kişi yarım hissediyor, eksik hissediyor ama devam etmeli ya, devam ediyor. Durmaktan korktuğumuz için oluyor bunlar. Hâlbuki dursak, zaman da duracak. Her şey duracak. Acelemiz olmasa, her şeye vaktimiz olacaktır ya aslında, onun gibi bu.
Durduklarında her şey duracak ama o yürekler daha istekli atmaya başlayacaklar o an, kişi onu hisseder o zaman. Yaşadığını daha güçlü hisseder bir an, yüreğinin attığını duyumsar. Normalde nefes aldığını da fark etmezsin, kalbinin attığını da. Ama her şey durduğunda kalbinin sana bir şey anlatmak istercesine attığını fark edersin. “Gitme” demektedir sana, “Etme!” ama biz ondan da korkarız. Kendi kalbimizden bile ürkmemiz gerektiğine inandırılmışızdır bir kere. “Gitme, öyle uzun zaman oldu ki onu son gördüğümden beri; gitme, dur biraz… Varsın bir daha göremeyecek olayım, bari daha fazla uzaklaşmayalım ondan!” der yürek.
Biz bu saf isteğin gücünden korkarız. Bir sürü sebebimiz vardır dinlememek için, hepsi akılcıdır. Oysa kalbin ve aklın mantığı farklı çalışır be dost. Dengemizi kuramıyoruz, mesele bu. Olmak ya da olmamak değil. Yüreğimizi bir yerlerde kimseler görmeden kaldırımın kenarına bırakıyoruz. Yürüyüp gidiyoruz… O iki yüreğin bir gün tesadüfen tekrar bir birine dokunması ihtimalini bile yok ediyoruz…
İşte çöpçülerin başları ondan hep eğik olur, anladın mı? Çalı süpürgeleri ondan kupkuru olur bildin mi şimdi neden?
O kalpleri akşamları çöpçüler süpürürler. Kör olası çöpçüler aşkımı süpürdüler… dedi. Bir sigara daha yaktı. Bir tane de bana uzattı. Sekiz yıldır içmemiştim tamam ama, ömrümde içtiğim en güzel sigaraydı be dostum…
***
“Bana hiç kimse o kadar güçlü vuramadı. Kimse o kadar içime de erişememişti o güne kadar. Beni haksız çıkarmak için o kadar güçlü geldi ki üzerime üzerime iddia ettiği kişi gibi hissetmeye başladım.
O gitti ama iddiaları kaldı geriye. Şimdi gerçekten iddia ettiği şey gibi hissediyorum kendimi. Bildiğini biliyorum, dediklerine inansaydı bunca sevemezdi beni. Ne olduğumu bildiğini de biliyorum. Direncimi sevdiğini de.
En kötüsü bu herhalde. Beni seven çok kişi var, gülünç ama ben artık kendimi sevmiyorum. Bu nasıl oldu ilginç, ama ben artık başarısız olmak istiyorum. Biçare, harcanmış olmak ister mi insan ömrünün sonuna kadar? Ben öyle olmak istiyorum. Aslında yok olmak istiyorum ama bunu yapacak cesaretim yok. İçini bildiğim için yapamam. Yapamıyorum.
Biliyorum aptalca. Bu sadece çocukça bir tepki. Oynamıyorum demek bu dediğim. Geçen gün telefonuma baktım. Bana: “Ondan neden mesaj gelmiyor?” dedi. “Mesajlarını özledim.” Nesini özledin ki diye sordum. Hep kırıcıydı mesajları? Olsun, ondan geliyordu ya? Biz biliyorduk sonuçta öyle demek istemediğini değil mi? Gülümsedim telefonuma. Neden bu kadar sever ki insan? Geriye dönüp baktığında bunca yaşanabilecek güzellik varken gerginlikle, sıkıntıyla geçen bir şeyi neden özler ki?
Neden bekler ki onca zaman her seferinde suratına suratına atılan tokatları sineye çekip? Aslında öyle olmadığını bilmek. Aslında kendisiyle alakası olmadığını bilmek. İçimin acıdığı taraf da o ya işte. Bildiği bir şeye erişememesi ne kötüymüş insanın. Bir insanı beklemek ne kötüymüş. Olamadığını görmek kötüymüş. Acı çektiğini sevdiğinin bilmek kötüymüş. Bu kadar iyi olmak kötüymüş azizim, bu kadar iyi olmak kötüymüş. Sen bu kadar iyi olunca daha da üzülürmüş karşındaki. Ekmek kadar temiz sevince su kadar duru oluyor insan. Ve savunmasız…”
“Sana sarılabilir miyim?” demişti.
“Hiç sarılmadın ki” diyememiştim. Hiç sarılmamıştı ki…
Notlar
[ (1)Ki sürülmüş, ıssız adaya veya kıyıya çıkarılıp yalnız bırakılmış, dünya ile ilişkisini kes(il)miş, mahsur kalmış, yalnız bırakılmış anlamlarını içerir. ]
[ (2)Mogwai grubunun We Are No Here adlı şarkısı, burada değiliz ya da daha gelmedik. ]
[ (3) İntihar tablosu. Yüz üzerinden gelinen puanı belirtir. X puanın üzerinde insanın intiharı normal karşılanır. Tek seferde en büyük puan eşini yitirmektir. ]

Recent comments
12 weeks 5 days ago